Sehid.com

Serdar MORSÜMBÜL
Serdar MORSÜMBÜL Adı Soyadı: Serdar MORSÜMBÜL
Kod Adı: Seyit Rıza
Baba Adı: ----
Ana Adı: ----
Doğum yeri ve tarihi: 1974, Bingöl
Katılım yeri ve tarihi: 1993
Şehadet yeri ve tarihi: 01.08.2004, Zel Yaylası / Dersim
Görevi: Eyalet Yönetimi

Kısa yaşamlarına dünyaları sığdıranlar vardır

Yaşamın kısalığı, insanın yapmak istediklerinin yaptıklarına göre fazla olmasıyla bağlantılıdır belki de. Bu yüzdendir belki her ölümün erken olduğunu düşündürmesi.

Ölümün anlamını yitirdiği gitmeler vardır. Kısacık yaşamlarına koca dünyaları sığdıranlar... Düşlerine koşanlar... Düşlerine koşanların, bu uğurda mücadele edenlerin gitmesiyle söz daha büyük anlamlara bürünür. Sessizlik en güçlü anlatıcıları olur o kahramanların. Kanayan bir düş olurlar yüreklerimizde. Bütün sınırları ardımızda bırakarak, onlara meydan okuyarak tanışmamız sarar. Birlikte yürüdüğümüz patikalar, geçtiğimiz sular, saydığımıız yıldızlar, sabırsızlıkla beklediğimiz şafaklar.... yokluğunuzda güldürür yüzümüzü.

Sizler eksilen ve çoğalan yanımızsınız.

Hangi ölüm için zamanıydı diyebilir insan? “Her ölüm erken ölümdür” diyen şairin dizeleri, herkesin isyanının, kabullenemeyişinin sesi olur. Ölüm zamansız bir konuk gibi kapımızı çaldığında, hep bunu söyleriz. Yitirmeler sözkonusu olunca, zaman bir kelebek ömrü kadar kısa ve doyumsuz olur. Ve her zamanki o isyan sözleri dökülür dudaklardan; ‘neden ben değil, o.’ Zamanın ve kavganın acımasızlığının bu sözlerle oyalanmayacağını bile bile sarfederiz yine de...

Gülüşlerimizin en orta yerinde vurulur ve kanarız.

Giden ile kalanları karşılaştırırız. Her yaşam ve ölüm, kendi içinde bir anlama sahipti. Ama dava savunucularının yaşamları da ölümleri da bu anlamın sınırını zorlar. Bazı kişiler yaşamlarıyla olduğu gibi, gitmeleriyle de en keskin bir dönemeci olurlar yaşamımızın. Son yirmi yılın her ağustosu gibi bu Ağustos’a da böylesi keskin bir dönemeçten geçerek girdik. Ağustos sıcağı kadar yakıcı sevinçler ve yitirmeler düştü takvim yapraklarımıza. Bunu hepimiz hissettik yüreğimizde depremler yaşayarak.

Takvim yaprakları 1 Ağustos’u gösterirken, bir kez daha parçalandık gitmelerle. Seyit Rıza, Koçer Bokani ve Tekoşin arkadaşların şehadeti anıların, özlemin, ayrılıkların denizine sürükledi bizleri. Ve sessizlik. Sizleri dinliyoruz, hissediyoruz sonraki bütün takvim yapraklarında.

Onlar da Mehmet Şenol’dan Cafer’e (Ali Ekber Yaylagül), Gurbetelli Ersöz’den Selçuk’a (Enver Polat) ve Vasş’den (HamzaYavuz) Erdal’a (Engin Sincer) uzanan zincirin birer halkası oldular.

Seyit Rıza; O’nu on yıl önce ilk gördüğüm yer olan Ortadoğu’nun kadim şehri Şam’dan, ardından ayağından ve yüreğinden yaralı olduğu Zap’taki karşılaşmalarımızdan, 1999 yılının Temmuz ayında bir arada olduğumuz Kandil dağının Kasr-ı Çoman’a bakan yamaçlarından; iki yıldır Dersim dağlarından yaptığımız telefon konuşmaları ve son olarak bir kaç ay önce gönderdiği selamdan da hep aklımda kalan en önemli ayrıntı insan kalitesi, yoldaşa duyduğu bağlılıktı.

1995 baharında Şam’da karşılamıştık. Yaklaşık üç yıllık bir savaş tecrübesi ardından kendisini düşünsel olarak yeniden yarat (devamı eksik)

ni sınırsız katanlardandı. Daha da önemlisi hep kendi rengindeydi. Hiçbir çıkar gözetip başkalarının rengine bürünmedi. Ser vermeye hazırdı, ama doğru bildiklerinden taviz vermeyecekti. O, her yönüyle direnişçi bir militandı.

2001’e girerken, şziki durumu Dersim’e gitmesine el vermemesine rağmen, gitmek için çok ısrar etti. Orada daha çok şey başarabileceğine inanmıştı bir kere. Gidecekti, ne olursa olsun gidecekti. Kimse ısrarırndan, Kuzey sevdasından vazgeçiremedi O’nu. İşte Seyit Rıza buydu. Zor alanlarda faaliyet yürütmeliydi O.

Ve grupla birlikte yola çıktı. Bütün zorluklara rağmen üstün moraliyle, güçlü iradesiyle, arkadaşlarına moral kaynağı olarak oraya ulaşmayı başarmaştı.

Sonra bir gün Dersim’den telefon açtı. Coşkusu, kararlılığı her zamankinden daha çoktu.

Seyit Rıza, yaşanan savaşta ortaya çıkan kimi lümpen, kimi çeteci, daha çok da dar askeri yaklaşıma karşı kişilik ve pratik olarak doğru tutumun temsilcisiydi. Üstelik de bunu sözü ve pratiğiyle birlikte yapıyordu. Bu duruşu en çok asker, komutan kesilenlerin gerçek yüzlerini deşifre ediyordu. Üstelik sadece askeri alandaki yaklaşımı ile değil, örgütsel sorunlar karşısındaki duruşuyla da gerçek arkadaşlık, bağlılık ve dürüstlüğün örneği idi. Doğru bildiğini her koşul altında savunan, savundukları ile yaşadıklarını birleştirenlerdendi. Özellikle yaşam tarzları, kişilikleri ile güven vermeyen; özleri ile sözleri bir olmayanların makamların –yetkileri ne olursa olsun– her zaman karşısına dikilir, açık ve net tutumunu ortaya koyardı.

Bakıyorum da Seyit Rıza’nın yıllar önce eleştirdiği, tarzları yüzünden karşılarında durduğu, tavır aldığı kişilerin hemen hemen hepsi, bugün yollarını ayırmış durumda mücadeleden. Partinin militan ölçülerini, bir komutanın olması gereken duruşunu mücadelede kaldığı yıllar içinde ayrıntılarına kadar öğrenmişti.

‘Anlı şanlı komutan, gerillacı, siyasal lider’ diye ismi çıkanlar bugün ne halde? Güney’in de güneyine kaçan ‘Çoman fatihleri’ne nispet, Seyit Rıza, Dersim dağlarının asiliklerinde dipdiri ayakta. Hem yaşam tartı hem de kahramanca şehadeti ve toprağa düştüğü yer itibariyle onların yüzüne inen en yalınından bir devrimci tokat oldu. O’na da bu yakışırdı zaten. İşte Seyit Rıza buydu.

Karşısında savaşanlar, O’nun kim olduğunu doğru anlamış gözüküyor. En azından adı ve yaşı devlete denk gazete boşuna atmadı o başlığı: ‘Seyit Rıza öldürüldü, PKK’ya darbe’

Onlar bir çınarın bilgeliğinde 3 yürekti. Onlar cansız bedenleriyle bile meydan okuyan 3 militandı. Onlar canımızdan birer parça olan Seyit Rıza, Koçer Bokani ve Tekoşin idiler.

Mücadele arkadaşları

 

“Abi, bir gün Munzurları da göreceğiz”

Içimden son birkaç gündür hep şu geçiyor: Acaba bu dağlarda yaşadıklarımızı, onca kahraman yoldaşımızı gelecek kuşaklar bilecek mi, hatırlayacaklar mı, yoksa unutulacak mı? Bu topraklarda en güzel, en fedakar, en kahraman çocukların tek tek nasıl şehit düştüklerini nasıl bilecekler? Geleceğe yazılı belgeler bırakma isteğim, her zamankinden daha fazla içimden geliyor. şehit düşen her yoldaş arkasından bu istem, daha çok beliriyor, bu duygu daha da kabarıyor. Ama yazamı yorum. Yazıya dökmek de sanat işidir, bir ustalık işidir. Onlarca şehit arkadaşı tanıdım, ama onların anılarını yazamadığım için kahroluyorum.

1996 yılından bugüne kadar bazen yazdım. Ama yazdıklarımı hep kendimde sakladım. Avaşin’- de, Güney’de, en son Beyazdağ’da vurulan Erdalımı, (Muradımı) yazmak istedim. Ama olmadı, beceremedim. Murat arkadaşın şehadetinin üstünden sekiz yıl geçti. Evet, koca sekiz yıl. Sekiz yıl, hep Muradımın yokluğunun dayanılmaz özlemi, hasreti ve acısıyla gelip geçti.

 “Abi, bir gün Munzurları da göreceğiz” demişti. Bir gün iş dönüşünün yorgunluğuyla sonsuzlu- ğa uzanan denizin mağrur sularına bakarken, “acele etme ufaklık, ben senden önce gideceğim Munzurlara” demiştim. Ve sekiz yıl önce Amed’de aramızdan ayrıldı. Bir defacık olsun O’nu görmeden, doyasıya kucaklayamadan... Ülkemizin, yoldaşlarımızın içindeyim. Munzur dağlarına birlikte gideceğiz diyemeden, 22 Kasım 1996 yılında şehitler kervanına katıldın. Anılar, anı- lar, anılar... Ve çocukluğumuza, okul yıllarımıza layık birkaç fotoğraf, yüre- ğimde, hafızamda kalan, kalacak olan. Sonnefesime kadar da kalacak. Acıyla, özlem ve hasretle bağlı kalacağım en güzel duygularım.

En değerli duygular, en değerli ve en güzel yaşamlar şehitlere dair olanlardır. Bugün bana sorulsa; ‘en değerli eşya nedir senin için bu dünyada?’ Hiç durmam, şehit düşen yoldaşları mızın, o güzel insanların, o yiğit insanların birer fotoğrafıdır derim. Bir fotoğraf varsa sende, yüreğinin dünü, bugünü ve geleceğini sana en yalın ve sade olarak o gösterir.

Şehidin yaşamı en temiz, en kutsal, en dürüst ve en özlü yaşamdır. Onun fotoğrafına bakıp bunu daha iyi anlayacaktır. Yüreğinde, anıları da olunca, utanır ve pişman olursun o fotoğrafın huzurunda. Bazen de fazla ve anlamsız zorluklarla karşılaşırsın. Ihanet çevrende kol gezer. Bakarsın fotoğrafa, kendi bedenini yaşatmak için uğraşanlardan, ihanet edenlerden nefret edersin. Yeri ve zamanı gelince ölüm hoş gelir safa gelir.

Ey şehit yoldaş bekle, ben de geleceğim yanınıza dersin. Yüreğindeki korkular, endişeler, kuşkular kendiliğinden dökülür. Düşman birlikleri karşısında şehidin yanında onurlu ve korkusuzca savaşırsın.

Bazen pratiğin karmaşasında zaman bulduğumda bakardım fotoğrafa. Muratları, Serşrazları, Harunları, şahanları, Serkeftinleri, Avaşin şehitlerini, şevgerleri düşünürdüm. Daha sayamadığım binlerce can yoldaşım aklıma gelirdi. Acı yüreğime ve beynime iner, tüm hücrelerini sarar. Boşluğa dalar gözlerim, dalıp giderim eski günlere, Murat’la çocukluğumuz, okul yıllarımız, ekmek kavgası nda geçirdiğimiz günlerimiz, mücadeleye, geleceğe, birbirimize dair konuşmalarımız... O’nun saf, tertemiz yüreği, siması gözlerimin önüne gelir.

Ihanete karşı kahramanca direnerek şehit düşen genç Kadirleri ve Dersim’de tanıdığım genç komutan, düşman karşısında korkusuzca, yoldaşlarına, savaşçılarına her zaman güven veren şevger yoldaşı hatırlarım. Inanmak istemezsin, ama onlar artık yoklar.

Hayalleri, anıları, düşünceleri ve tertemiz yaşamları bizlere kaldı. Bazen unutamazsın, gizli gizli ağlarsın. Ağlamak özlemdir, onlara duyduğun sonsuz sevgidir. Acı, düşmana karşı öfkeye dönüşür. Bir fotoğraf neler neler düşündürür. Bunu ancak yaşayan bedenin içindeki yürek bilir. Bizim için bir şehidin fotoğrafı, en saf, en değerli varlığımızdır. Beni yıllarca ayakta tutan işte budur.

2003-‘04 Kış Kampı /Dersim

Seyit Rıza

Not: Bu yazı şehit Seyit Rıza arkadaşın günlüğünden alınmıştır.


Yazar: Soreş Amed e-Posta: ciloeyaleti@gmail.com Yayin: 2006-10-02 02:15:51

http://www.sehid.com/index.php?name=Biyografi&op=biyografi_izle&lid=947